18 Aralık 2014 Perşembe

                      Alışılmamışlıklarım...


İnsanın sevdiğini kaybetmesinin binbir türlü sonucu varmış. Kaybedince bunu öğretiyor da o sonuçların hepsini öğretmiyor hayat. Bir bir süzgeçten geçiriyor; hangisi uygunsa kaybedenin üzerine, onu ölçüp biçiyor, dikiyor kaderine. Ancak; nasıl bir kayıp olursa olsun, her sonuca uygun bir son hazırlamayı da ihmal etmiyor: alışmak...      
Alışmak, ağlamanın bir rutin olması aslında. Ağlamaya alıştıkça unutuyoruz da bir yandan o rutin ağlamayı. İnsan istese, denese de tek bir şeyi unutamıyor: alışmayı...

Zamansız yakalanıyor insan aşka. Bazen bir çift gözle başlıyor bir macera. Bazense iki cümleye sığan koca bir hayat hikâyesi. Tarifsiz bir heyecan oluyor yürekte, eğer ilkse giren. Yaşadıkça, yaşlandıkça alışıyor insan sevmeye bile... İlk gülüşü unutamıyorsa da ilk gülüşleri de hatırlamıyor yara aldıkça. Çünkü insanın kendisi değil de hayatına girenler olur hep gelmişini unutturan. Fakat herdaim kendisidir kendisini geçmişine alıştıran. Çünkü alışmak belki de çözüme benzemeyen en basit çözümüydü yaşanmışlıkların, içeride kalmışlıkların. Alışmak ağırdır aslında. İnsanı daha az yaralı,  daha hayata bağlı gösterse de içten içe kemirir geleceğini. Yine de mümkün değilse unutmak, son çare ağrı kesicidir alışmak...      
En acısı alışmak belki de. Daha acısı ise acıya alışmak... Aslında acıya alışmak yaşanmış acıları dindirmiş görünse de, yaşanmamışlıkları bile acıya dönüştürür. Daha sonra tatlı gelecek bile korkutur titrek yürekleri. Ve ardından dua ile başlayan 'gelecek gelmesin!' feryatları, acı acı akan zaman, delirmeye yüz tutmuş düşünceler, bir anlık deli cesareti, alışılmışın dışında bir vedaya hazırlanmak ve intihar süsü vermek eski alışkanlıklara ve yeni alışılmamışlara... Beceriksizlikle sonuçlanmış bir yokluğa alışma denemesi ve eksilere inmiş bir hayatı sıfırdan başlatmaya çalışmak... Umut can verir. İşte bu yüzden en zorudur tamamlanmayacağını bildiğin eksik bir hayata alışmak...      

Yazmak var alışmaya kardeş. Yazmak var alışmaya yardımcı, alışkanlıklara yoldaş. İşte bu yüzden rahatlatır insanı yazmak. Çünkü yazdıkça kafanı boşaltmış olmuyorsun, alışıyorsun. Yadırgamıyorsun ağlamayı ya da uzaklara dalmayı milyonlarca yalnız içinde. Zaten böyle değil midir hayat? Gözlerini diktiğinde uzaklara, aklına yazmıyor musun anılarını ya da yaşamak isteyip kursağında kalanları?.. Gözler kalem, kalp sonu olmayan bir defter yaşamak istediği olmamışları varsa insanın. İşte bu yüzdendir bulutsuz geceleri sevmek. Yaşayamadıklarımız ne kadar uzağımızdaysa, o kadar uzakta ararız okuyacağımız yıldızı. Bulutlar hayallerimizin önüne çöker sis perdesi olup. İnsan rahatsız olur yağmur getirmeyen bulutlardan. Havayı önce bozar, sonra boğar. Yine de şikâyetçi olmaz insan. Önce yakın hayaller arar, bulamaz. Bulutları yazmak ister yüreğine. Yazamaz. En sonunda alışır yine...      
Alışmak da sebep ister kendine. Malzeme ister. Durduk yere bir şeye alışamaz insan. Aslında alışmayı bilmez bile çoğu zaman. Asla alışmayı isteyemezsin. Bir bakmışsın, alışmışsın. Varlığına mı? Yokluğuna mı? Önemi yoktur pek aslında. Alıştıysan bir kere; olup olmadığı pek önemli değildir. Yazmak da böyledir bir bakıma. Sen yazdıysan o okumasa da olur. Çünkü yazdıkça alışırsın. İnsan yazmaya alışıyor da, yazdıklarına alışamıyor çoğu zaman. Yazılmışlarda hep bir eksik vardır çünkü. Okunmuşluğu yoktur alışılmışlıkların. Ben yazdıkça alıştım ve alıştığımı yazdım buraya. Baktığında göreceklerin ise sadece alışılmamışlıklarım...      

Ben yazmaya alıştım. Okursan yenisini yazar, ona da alışırım...

2 yorum: